![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Yeni Tayfa
![]() Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesaj Sayısı: 58
Konu Sayısı: 51
Rep Gücü: 411
Rep Puanı: 41036
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
İnsan ne ile yaşar?” demişti Tolstoy. Aslında cevabı basit. İnsanın yaşaması için çok da fazla bir şeye gerek yok. Kuru ekmek ve su insanın yaşamını sürdürmesine yetiyor. Bedenimiz mükemmel yaratılışı sayesinde bizim bir şey yapmamıza gerek kalmadan vazifesini sürdürüyor. Peki, biz vazifemizi yapıyor muyuz? Bedenimiz için mi geldik dünyaya? Evrendeki en mükemmel yaratık olan insanın bu dünyadaki misyonu bedenini tatmin etmek mi? Onu yedirmek, içirmek, giydirmek mi? Şu kısıtlı ömür saatini bizden hiçbir beklentisi olmayan bedenimiz için harcamak ne kadar mantıklı? Binlerce dolara mal olan bir bilgisayarı, pilli bir radyoyla da yapılabilecek müzik dinleme eylemi için kullanmak ne kadar mantıklıysa o kadar… Bugün okuma bilmeyen bir çocuk bile, böyle bir bilgisayarın müzik dinlemekten çok daha önemli bir şey için var olduğunu anlar. Günümüzün en iyi yerlerde eğitim almış, görmüş-geçirmiş insanları kendilerine baktıklarında ne için yaratılmış olduklarını, para kazanmaktan ve onu harcamaktan çok daha önemli bir şey için bu dünyaya gönderildiklerini anlamıyorlar mı, anlamak istemiyorlar mı? İnsan ne için yaşar? İşte büyük usta Tolstoy da ömrünün sonlarına doğru bu sırlı hakikati anlamış, o zamana kadar bulunduğu anlamsız yaşamı terk etmiş ve kendini sırrın hizmetine vermişti. Anna Karenina’nın sonunda keşfettiği sırrı insanlara sunmuştu. “Filozofların ve bilginlerin bulduğu Tanrı’yı değil, peygamberlerin bildirdiği Tanrı’yı istiyorum.” Diyen Pascal da geç de olsa farkına vardığı hakikati çevresindeki insanlara göstermeye çalışmıştı. “Ey Batılılar! Tanrının yarattığı dünya, / Değersiz paralar beklediğiniz bir dükkân değil. / Öldürecek uygarlığınız kendisini kendi hançeriyle. / Dayanmaz ince dala yapılan yuva uzun süre. / Zayıf bir gül yaprağı bir gemi olur küçümsenen karınca kafilesine.” diyen Muhammed İkbal ise bu davaya ömrünü verenlerdendi. Sırra vakıf olanlar, ilkbaharda taşan nehirler gibi kuruluktan çatlamış toprakları sulamayı kendilerin vazife biliyorlardı. Sır neydi? Hakikat nerdeydi? Hakikat insana şah damarından daha yakın bir yerdeydi. Sır ise insanlığa Peygamber aracılığıyla gönderilmiş, sonsuza dek muhafaza edileceği taahhüt edilmişti. |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|