![]() |
|
|||||||
| Gezilecek, Görülecek Yerler, Eğlence Mekanları Gezip gördüğümüz, tavsiye edeceğimiz mekanlar hakkında herşey... |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Canımın İstanbul Köşesi..
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: ankara
Mesaj Sayısı: 16.734
Konu Sayısı: 4092
Takım: Beşiktaş
Rep Gücü: 17503
Rep Puanı: 1748512
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
Ruh Hali:
|
Ege ve Akdeniz’in en güzel koylarında, yeşille mavinin binlerce tonunun kaynaştığı doğal ortamda yolculuğa ne dersiniz? Üstelik bu yolculuk sevdiklerinizle başbaşa olabileceğiniz, günü ve geceyi paylaşabileceğiniz bir teknede ise. Mavi yolculuk gün batımının en güzelini yaşamaktır. Balığın en lezzetlisini yiyebilmek, rakının en keyiflisini içebilmektir. Ne zamandır okumak istediğiniz kitaba kendinizi kaptırmaktır. Sevdiğinizle başbaşa kalabilmek, ıssız koylarda dolaşabilmek, kumlara uzanabilmek, kendinizi serin sulara bırakabilmektir. Mavi yolculuk, sadece yapıldığı zamanla sınırlı bir keyif değildir. Geçirdiğiniz günler anılarınızda hep canlı kalacaktır. Öyleyse ne duruyorsunuz? Hemen mavi yolculuk organizasyonu yapan yat işletmelerini, ya da seyahat acentelerini arayın, programlarını alın ve zamanınızı ayarlayın. Becerebiliyorsanız, 1 haftayı aynı teknede paylaşabileceğiniz dostlarınızı da biraraya getirin. Tekneyi grup olarak kiralayın. Olmuyorsa organize edilmiş Bodrum, Marmaris, Kaş, Kemer ya da Fethiye çıkışlı turlara katılın. Mavi Yolculuğun ÖyküsüMavi yolculuğun öyküsü Gökova Körfezi’nde başladı. Tarihçi, çevirmen, yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) 1925 yılında Resimli Hafta dergisinde çıkan “Hapishanede idama mahkum olanlar, bile bile asılmağa giderler” adlı öyküsü nedeniyle İstiklal mahkemesi tarafından Bodrum’da 3 yıl kalebentliğe mahkum edildi. Cevat Şakir’in Bodrum günleri cezadan çok keyfe dönüştü ve bu nedenle onu tekrar İstanbul’a aldılar. Cevat Şakir, cezasını tamamladıktan hemen sonra Bodrum’a yerleşti. Bodrum’un antik adından esinlenerek Halikarnas Balıkçısı takma adıyla çok sayıda yazı yazdı. Yazılarında Gökova körfezindeki gezilerini, yaşamından kesitleri, insanları anlattı. Bu yolculukların bir bölümüne Sebahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi dostları da katıldılar. Ve Gökova körfezinde önceleri çok mütevazi koşullarda başlayan bu bir kaç günlük turlara “mavi yolculuk” adını verdiler. ![]() Yanınıza Ne Alacaksınız?Tekne üzerinde zamanın büyük bölümü mayo ile geçiyor. Karaya çıkışta yapılacak yürüyüşler için spor ayakkabı, serin akşam saatleri için tişört, pantolon ve şort almanız yeterli. Mevsime göre akşam saatleri için hırka alınabilir. Havlu, yedek mayo, güneş kremi ve gözlüğü, şapka, şnorkel, palet, sualtı gözlüğü, ilaç ve kitap almayı unutmayın. Kabinde sıkılırım, güvertede yatmak isterim derseniz uyku tulumunuzu götürün. Yanınıza koca bavullar almayın. Kamaraya sığdıramazsınız. Battaniye, pike, çarşaf ve yüz havluları teknede bulunuyor. Tekneyi grup olarak kiralamışsanız, anlaşmayı yiyecek ve içki hariç yapabilirsiniz. Bu durumda gerekli erzağı ve içkileri alacak ve mönüyü belirleyeceksiniz. Teknenin aşçısına bu mönüyü uygulamak kalacak. ![]() Gün Nasıl Geçer?Her gün kahvaltı gecelenen koyda yapılır ve hemen ardından yola çıkılır. Gezilecek yerlere olabildiğince denizin dalgalı olmadığı öğle öncesi saatlerinde varılmaya çalışılır. Öğle yemeği sonrası, bulunulan koyda dinlenme, yüzme, dalma, sörf yapma olanağı vardır. ![]() Tekneler Kaç Kişilik?Gulet tipi mavi yolculuk teknelerinin kapasiteleri boylarına bağlı olarak 8-15 kişi arasında değişiyor. Her teknede, yine kapasitesine bağlı olarak 3-5 personel görev yapıyor. Mavi yolculuk için gulet tipi ahşap teknelerin dışında bare-boat denilen ve Avrupa yapımı olan fiber--glas tekneler de kullanılıyor. Az rüzgarlı havalarda bile yelken açılabilen ve kapasiteleri 4-10 kişi arasında değişen bu tekneler kaptanlı ya da kaptansız (Tabii kaptan ehliyetiniz varsa) olarak kiralanabiliyor. ![]() Grup Oluşturmak Şart mı?Gulet tipi tekneler tümüyle kiralanabildiği gibi, tek kabin için de anlaşma yapılabiliyor. Kabin charter organizasyonu yapan seyahat acenteleri, önceden belirledikleri ve ilan ettikleri güzergahlar için tek tek kabin satıyorlar. Son yıllarda özel olarak kabin charter için tekneler yapıldı. Boyları 30-35 metreye, kapasiteleri ise 20-25 kişiye ulaştı. Ama aynı teknede 1 hafta - 10 gün geçirileceği düşünülürse, uyumlu bir grubun, kapasitesi 15’ten fazla olmayan teknelerden birini tümden kiralaması ve seyir güzergahını istediği gibi belirleme şansını bulması en güzeli. ![]() Güzergahlar Kaç Günlük?Kabin charter satışı yapan seyahat acentelerinin belirledikleri programlar, üç günlükten başlıyor ve 8 güne kadar çıkabiliyor. Ama tekne tümüyle kiralanırsa programı sınırsız arttırmak mümkün. Bodrum’dan Fethiye’ye kadar doya doya yapılacak bir mavi yolculuk için en az 3 hafta ayırmak gerekiyor. Ama bu kadar uzun süreyle teknede kalmanın sıkıcı olacağı ve bir süre sonra monotonlaşacağı düşünülürse, güzergahı, yukarıda adı geçenerden bir ya da ikisiyle sınırlamak ve 10 günü aşmamak en iyisi. Turlar "VİRA BİSMİLLAH!" İşte bu ahval üzere olan İstanbul kıyılarından ‘vira bismillah ‘ deyip, demir alarak, Bostancı limanı önünden yelken bastık, bir fırtınalı günde . Gökova’ya doğru. İlkbahar ve yaz başı yelkenciler için en ideal deniz Marmara’dır. Rüzgarlar genellikle kuzeyden ve orta kuvvette eser durur gün boyu. Akşam olunca kalır hava. Adalar önünde yelken kullanmak , ne yazık ki ayrıcalıklı ve pahalı bir zevk. Yelken kulupleri gelişmiş değil. Parası olan bu keyfi sürebiliyor. Kimi benim gibi kendi emek gücüyle tekne sahibi olabilenler ise bu kez, barınak yeri, çekek yeri derken tekne sahibi olduklarından daha çok, sattıklarında sevinebiliyorlar. Evet ,Adalar önünde yelken kullanmak ve Sivri Ada’da gün batışına kadeh kaldırıp, şehir ışıklarına ve mehtaba karşı yarenlik ayrı bir keyif. İstelik kimi zaman geleneksel ‘bize bir şey olmaz’ sığlığımıza uyarak . “Canım işte 2 metreden dibi görülüyor ne kadar seyrelmiş” deyip kirliliğinin çaresiz kabüllenilmesi bir yana, dalıp irileri seçilerek toplanmış midyelerle pişirilmiş, domatesli ve sarmısaklı makarnadan daha iyi meze mi olurmuş. Kısa sürede Kınalı Burgaz arasına girip orsaladık Adaları. Marmara, Adalardan sonra başlar. Daha Sivri Adaya gelmeden açık denize çıktığınızı anlarsınız. Denizin rengi, dalgası ve dalga periyodu, herşeyi değişir. Rüzgar 5 kuvvetini buldu mu, (aşağı yukarı yirmi milin üstüne çıkar) Sivri Ada’yla Yassı Ada arasında nehir gibi akıntı yapar deniz. Öyle her yelken teknesi bu zorlu akıntıda giremez Sivri’nin limanına . Zaten motorcu derdinden akşama kalmış olan bizler de bir aksilik daha yaşamamak için motor yelken girdik limana . Hafta içi ve hava da tatsız olunca , kimsecikler yoktu limanda. Oysa hafta sonları , yanaşacak yer bulunmaz. Mecburen tanıdık bir tekne aranır üstüne bağlanmak için. Koskoca İstanbul’da, denize girecek yer bir yana, denizde gidilecek bile yer kalmadı. Son 30-40 yıldır politikaya yön verenler, devleti yönetenler acaba denizlerimizin bu halini görüp kendi kendilerine de olsa yüzleri kızarır mı bimem ki. ![]() Sabah 6’ da demir aldık Sivri Ada’ dan ve birden kendimizi Marmara’nın orta yerinde bulduk. Hem rüzgar ve hem de akıntının etkisiyle. Sivri’den 15 mil kadar sonra Marmara’nın derinliği 1300 metreye yaklaşır yer yer. İmralı’ya doğru 500 metre civarına düşer ve öyle devam eder . Bu bölge Karadeniz’i aratmayacak iri dalgalar yapıyor. Marmara öteki denizlerimizin hiç birine benzemez. Birden çıkar hava ve geldiği gibi birden kalır. Ama bu arada yapacağını yapar. Bu denizde küçük teknelerin dikkatli olması gerekiyor. Öğlen üzeri Bandırma Koyu içinde , yarımada yanında, sahil boyu içeri doğru ilerleyip demir yeri aramaya başladık. Ne yazık bu bölge de yazlıklarla dolmaya başlamış. Senede 15 gün oturmak için neden ev alır insanlar anlamak olanaklı değil. İstelik bu sürenin en az yarısını da evin onarımı ile geçirmek koşuluyla. Bu yazlık ev furyasının sonuçları , denizden çok daha ürkütücü görünüyor. Tatlısu Köyü önlerine demirledik. Önümüzde bir dalyan vardı. Bize mesafesi 150 metre var. Hiç aklımıza gelmedi tonozların bu kadar gerilere atılacağı. Kısaca demirimizi dalyan demirine taktık. Dalyanın sahibini bekleyip, onun yardımıyla kurtulduk. Bize göre kabahat onlardaydı, köylüye göre bizde. Daha sonraları da gördük ki, bu tür yerlerde şamandıra kullanmak akıllarına bile gelmiyor . O civara yanaşmayacaksınız. Başka çare yok. Kimi yerde dalyanlar,çoğu yerde de balık çiftlikleri pek çok koyu böylece parsellemişler. Artık deniz kenarlarının eski sakinliği de kalmadı. Nerdeyse her köyde diskolar ve onların sonuna kadar açılmış ses cihazları gece yarılarına kadar susmak bilmiyor. Dayanamayıp gece demir aldık ve birkaç mil ilerdeki Kum Limanı açıklarına gidip, kaçtık gürültüden. Ancak uyuyabildik böylece.Her şey kötü değil.İyi gelişmeler de var. Hemen her köyün korunaklı bir limanı var. Bunu Batı Karadeniz’de de gördük. Şile Sinop arası bir çok sağlam ve korunaklı liman yapılmış. Benim iki yıl önce aldığım haritalarda ne bunlar ve ne de Marmara’daki birçok liman işaretli. Bunları gördüğünde daha güvenle açılır gemiciler denize. Bu bölge, yani Kapıdağ Yarımadası ve çevresi, Marmara’nın hem en temiz ve hem de en balıklı bölgesi. İstanbul’ da nesli kurumuş balıklar buralarda hãlâ bulunabiliyor. Benim ölçüm sinarit. Denizin temizinde dolaşır. Buralarda çıkıyor. Buna da sevindik . Meraklısı için hemen kaydedelim, Yarımadanın hemen burnundaki Fener Adası çok iyi karagöz yaparmış. Sinarit dahi tutulabilirmiş. Burada hem gece geç yattığımız ve hem de sonraki rotamız Marmara Adası olduğu için sabah acele etmeden kahvaltımızı yaptık, sonra demir aldık. Hava kalmış gibiydi. Kapsül Burnunu döndük, bir süre sonra orsamızdan rüzgar almaya başladık. İlk kez burada GPS’de yelken -motor 12 knot sürat yaptığımızı gördüm. Hoşuma gitti elbette. 30 mili aşkın yolu üç buçuk saate aldık. Asmalı Ada Feneri yanından geçerken , bir çok tekneye mezar olan bu kıyıların dehşeti limanlık havada pek gözükmüyor. Ama kötü ünü bile fenerden uzak durmaya itiyor insanı. MARMARA'NIN ADALARI Bu denize adını veren ve adını mermerden alan Marmara Adası limanı, geniş ve korunaklı. Dip tarafını yatlara ayırmışlar. Kıçtan kara iskeleye bağlandık. Bundan böyle her limanda karşılaşacağımız ve alışmamız gereken , bağlanma parasını gelip hemen aldılar. Akşam üzerine doğru, hava birden karardı ve Karayel’den patladı. İyi ki limandayız. Yarımada ile Marmara Adası arasında bile ciddi deniz kabarttı. Ve yağmur, bütün gece yağdı. Marmara Adasının altında Ekinlik, Avşar ve Paşalimanı Adaları var. Çok turist çekiryor bu adalar. Balığı, şarabı ve plajları ile. Üstelik de batıda, daha aşağılarda göreceğimiz gibi, cep de yakmıyor. Pansiyonları da öyle. Hava kalmış gibi gözüküyordu ertesi gün. Bu nedenle de bizim ‘tayfa’ Adalara doğru çıkmak istedi. Havaya güvenemediğim için onların bu isteğine yanaşmadım. Onlar da komşu tekneyle anlaşıp çıktılar. Gece 12‘ye doğru zor gelebildiler. “Dışarda rüzgar 7 kuvvetinde” dediler. Dalgalar teknenin üstünden aşıyormuş. Saatte bir mil zor yapabilmişler. Oysa onlar limana girerken hava nerdeyse kalıyordu. İşte Marmara! Gelin de şaşmayın şu işe, çok eski değil 30-40 yıl önce İstanbul Adaları çevresinde ıstakoz da tutulurdu. Hem de bol miktarda. Bunun için özel sepetler vardı. Ağzı huni gibi , istakozlar içine girer ve bir daha da çıkamazdı. İşte bunlardan Marmara Adasında gördük. Meğer buralarda az da olsa istakoz da çıkarmış. Ne var ki satın alabilmek için önceden ısmarlayıp sıraya girmek gerekiyor. Pavuryası ise daha bol ve oldukça da iri. İki gün bekledik Ada’ da. Sonra sabah demir alıp çıktık yola. Ekinlik Adası ile Türkeli Adası arasına vurduk sığlık denize. Bu arada, Osmanlı donanmasının Akdeniz’e açılırken hazırlık yaptığı son liman olan Paşa Limanı’nı uzaktan selamlamayı unutmadık, saygı ile. Hava sakin, motorla gidiyoruz, Karaburun Feneri’ni aştık kısa sürede. Karayel yeniden başını kaldırmaya başladı yavaşça. Yelken kullanmaya olanak yok. çaresiz yüklendik motora yeniden. Bu arada şanzıman baskısı ses yapar bir yandan, tamirci soğutma kondensesinin desteklerini koymadığı için , tatlı suyu kaçırdığından, ikide bir takviye etmek için yoklamak gereği öte yandan. Çanakkale Limanına değil de Kemer Körfezi’ndeki balıkçı barınağına girdik. Burada daha önce Marmara Adasında karşılaştığımız Alman çifti gördük. Onlar da bizim gibi, havanın sertleşeceğini görüp, bu limana sığınmışlar. Balıkçı teknelerinin arasından güç bela bağlanacak bir yer bulup demirledik. Marmara’yı çıkana kadar bu Alman çiftten başka tekne görmedik denizde. Aşağıda da gene iki Alman bayraklı tekne dışında, kimseciklerle karşılaşmadık. Hesaplayın havaları... Kemer köyü, Balıkesir’in yazlığı gibi. Bir sürü yazlık ev olmasına karşın , yemek yiyecek bir tek lokanta var. Orada da bira var ve nedense rakı yok. Sabah demir alıp giderken Çanakkale’ye doğru, bizim kontak anahtarı patladı. Küçük çaplı yangını önledik hemen, ama kumanda tablosu tamamen yandı. Bodrum’ da bu tür bir yangınla tekrar karşılaşacaktım. Deniz herşeyin en iyisini ister. Malzemenin de, arkadaşın da. İyi olmayanı hemen açığa çıkarır. Karada kaç yıldır iyi kötü giden dostluklar, denizde hoşgörü sınırlarını zorlar ve sonra hiç bir şey eskisi gibi olmaz. Bizim hurdacıdan alıp tamir ettirdiğimiz , motor daha başımıza çok iş açacaktı. Önce şarj dinamosunun diotlarını patlattı. Sonra ötekiler sıraya girdiler. ![]() ÇANAKKALE'Yİ, DUMLUPINAR'I YADEDEREK Öğlen üzeri pata pat motorla yanaştık Çanakkale yat limanına. Kablo , kontak anahtarı vb. gerekli malzemeyi satınalarak , eylenmeden demir alıp açıldık boğaza doğru. Çanakkale Boğazı’nı geçerken , Trakya yakasına kocaman yazılmış, ‘dur yolcu’ diye başlayan şiir, kitaptaki gibi okunmuyor. Ve oraya resmedilmiş olan Mehmetcik resimdeki gibi durmuyor öyle. Çavuş amcamı düşündüm. Şu dağlardaki siperlerin birinden, yedi düvel’in donanmasına bataryasıyla ateş yağdırırken. Halamın kocası eniştem iki şarapnel parçası taşıdı göğsünde ölene dek, Çanakkale hatırası. Yüzbinlerce delikanlı buralarda kaldılar. Bir kuşak aydın yedeksubay rütbesiyle, kanıyla suladı bu toprakları. Nusret gemisi galiba şu ileriki koya döşediği mayınlarla batırdı o düşman gemilerini. Bakmayın bilmeden konuşanlara, yüz yıl önceye kadar doktorlar, hastalara denize girmesini öneriyordu. Ne bizde, ne de başka bir yerde insanlar denize girmezler ve yüzme de bilmezlerdi. Ona karşın gemici olurlardı. Nusret’de olduğu gibi. Dünyayı keşfeden, Kolomp, Vespuçi, Bering, Magellan gibi. Barbaros gibi, Piri Reis gibi. Elbette tayfaları gibi. Boğaza girişte Lapseki tarafında İstanbul’a, Boğazın ortalarında «anakkale’ye doğru 4 knota varan güçlü akıntılar var. Buna göre rota tutmak ve Zincirbozan bankına dikkat etmek gerekiyor, Feneri iskeleye alıp geçmezseniz, denizin ortasında karaya oturabilirsiniz. Çanakkale öncesi ikinci tehlikeli burun Nara Burnu. Rahmet olsun Dumlupınar şehitlerine. Burada biz iki feneri ortalayıp geçtik. Ama en iyisi,iki feneri de iskelede görerek geçmek. Çanakkale sonrasında 4 knot’a. varan akıntıya yaslanarak bir çırpıda Kumkale Burnunda buluyorsunuz kendinizi. Bu burundan da açık geçmek gerekiyor. "ADALAR DENİZİ" Derken şimdi nedense Ege dediğimiz, Osmanlının adını koyduğu ve Cevat Şakir’in de ısrar ettiği isimle Adalar Denizi’ne çıktık. İstanbul Boğazında yelken basmak yasaktır. Bu nedenle bir kez ehliyeti bile kaptırdığım için, burada yelken basmaya korktum. Oysa gemi trafiği de yoktu. Çıkar çıkmaz Boğazdan ‘yelkenler fora’. Gün batımından evvel girdik Gökçeada Limanına. Kocaman bir liman . Liman çevresinde yerleşim yok. Sadece bir pansiyon ve lokanta var. Önce bu lokantaya gittik. Balık yemek için. Fiyatları ucuz gelmedi bize. O nedenle, çipura, karagöz, sinarit , levrek gibi balıkların yanına yanaşamadık. Herkes en ucuzundan ne bulduysa onu söyledi. Aslında bu lokanta bize balık lokantası gibi de gelmedi. Sanki kebapçı gibiydi. Oyalanmadık, minübüsle şehir merkezine gittik. Kocaman ada. 8-10 tane köyü var. Dünyanın en sulak yerlerinden biriymiş. Gerçektende yaz ortasında bol sulu bir dere, Kaleköy önünde denize dökülüyordu. Ayrıca bir çok da küçük baraj yapılmış su toplamak için. Bu adaya arabayla gelmek gerekiyor. Ada ancak öyle gezilebilir. Gezmek de gerekir. Yerli Rumlar, köyü terketmişler. Zeytinli köyünde yaşlı bir kaç çift kalmış. Ancak biz oradayken, köy epeyce kalabalıktı. Yunanistan’dan gelmişler. Kendi aralarında eğleniyorlardı. Gittik oturduk meclislerine. Bize de içki ikram ettiler. Yeşil, bağlık-bahçelik çok güzel bir köy. Adada koyun yetiştiriliyor. Ama başka türlü. Dağlarda geziyor koyunlar, gece ve gündüz. Kimse kimsenin koyununa ilişmiyor. Çobanı yok, köpeği yok. Ama herkes kendi koyununu tanıyor. Gerektiğinde kendisininkini tutup kesiyor. Dağlarda yavrulayıp çoğalıyor koyunlar. Eskiden dışarıya koyun eti çıkarmak yasakmış, şimdi yasak kalkmış. Bu nedenle de fiyatlar piyasa düzeyine yükselmiş. En güzel köylerinden biri, Kale Köy. Otellerin ve lokantaların çoğu burada. Güzel de bir plajı var. Ama ne yapmışlar? Tüm adanın kanalizasyonunu bu köyün önünden denize vermişler. Kuzey rüzgarlarıyla koya doluyor pislik. Yazın da bu rüzgarlar estiğine göre, bu koyda denize girilemez. Adanın diğer taraflarında her yerden denize girilebiliyor. Bu adadan karagöz ya da kaya levreği yemeden ayrılmayın. Kaya levreğinin kafasından şöyle birer gramlık beyaz iki taş çıkar. Sakın onları atmayın. Eve dönünce bir fincana koyacağınız bir miktar sirke içinde bekletin, taşlar erisin. Böbrek sorununuz olsun olmasın ,onlara iyi bir bakım yapmak için daha iyi bir ilaç bulamazsınız. Ben Adalının yalancısıyım. Dediklerini de yaptım. Umarım böbreklerim memnun olmuşlardır. Geldik motorun bakımına. Önce yanan tesisatı yeniledik. Sonra söktük motoru. Çıkardık baskısını. Sağını solunu çekiçleyip sesini kesmeye çalıştık. Ancak bu baskının bizi çok götürmeyeceği belliydi. Ancak buralarda yapacak da bir şey yoktu. Çaresiz demir aldık. Dört saatten fazla sürdü yelkenle Bozcaada. Keyifli bir seyir oldu. Limanda çok az tekne vardı. Kıçtan kara bağlanır bağlanmaz ‘tayfa’ rakıları doldurdu. Daha İstanbul’dan çıkarken “denizdeyken arkadaşlık yok. Bana kaptan diyeceksiniz. Söylediklerimi tartışmayacaksınız ve de demirlemeden kimse içki içmeyecek” diye sıkıca tembihleyip söz almıştım. Genellikle uyuldu bu kurala özellikle de işte bu denizdeki fırtınalar nedeniyle herkes birbirini kolladı. O nedenle Limana demirlemenin hemen ardından kadehler çıkarılıp, yorgunluk gideriliyordu. Bozcaada’da üç gün kaldık. Çevresini gezdik. Özellikle kuzey kıyısı sığlık ve kayalık, tekneyle karaya yanaşılamaz. Ayazma yakası plajı temiz ve kuzey rüzgarlarına kapalı olduğu için limanlık. Ayrıca Tuz Gölü’nde çamur banyosu da ihmal edilmemeli. Gece yarısına kadar da minübüs çalışıyor. Ada da balık bol. Fiyatları da oldukça uygun. Bu ada aynı zamanda üzüm ve şarap üreticisi. Benim gibi mide hastaları bile , ertesi günü ağrı çekeceklerini bile bile bu güzelim şarapları tadmadan duramıyorlar. Sadece iyi şarabı ve nerede satıldığını bilmek gerekiyor. Bunun için ise basit bir önerimiz var. Hemen sahilde belediye parkı var. Orada ağaçların altında köfteci tezgahının başında Lütfi Ustayı bulun. Hem lezzetli köftesinden tadın , hem de onun bulup getirdiği şarapların tadına bakın. Bu arada Lütfi Usta sohbetiyle sizi yormadan ada hakkında bilgilendirecektir. Lütfi Ustanın tezgahında sadece köfte pişmez. İsterseniz size balık da bulur. Ya da kendiniz hemen ilerdeki balık halinden alın gelin balığınızı. Ama özellikle İstanbul’da bulamadığımız ve tadına, lezzetine hasret kaldığımız, hormonsuz, bahçe domatesi ve salatalıklarının tadına doyamayacaksınız. Lütfi Usta, isterseniz akşam olunca sizi ‘ bak yeni dostlarımı getirdim ‘ diye , Ayazma’da ki arkadaşının lokantasına da götürür. Fiyatlardan Lütfi Usta yanınızdayken hiç korkmayın. ‘Gitme vakti, abbas yolcu’ deyip demir aldık adadan, bastık yelkenleri, rotamız Baba Burnu. Rüzgar poyraz ve orta kuvvette. Deniz hafif dalgalı ama arkadan geldiği için yardımcı oluyor. Önümüzde bir tekne var Baba Burnu’na doğru yelkenlerini indirdi. Hızla yaklaşıyoruz buruna doğru. Bir zamanlar Kaz Dağı’ndan kopan poyrazın Ayvalık’da ağaçları kökünden söktüğüne tanık olmuştum. Buruna yaklaşmadan “yelkenleri indirin ve sıkıca bağlayın” dedim. Gençler mızırdanıp, sanıyorum içlerinden beni korkaklıkla suçlayarak dediğimi yaptılar. Çok geçmedi Baba Burnu’nu dönmeye fırsat kalmadan Kaz Dağı’nın fırlattığı poyraz yakaladı bizi. Doğrusu bunu beklemiyordum. Deniz köpüklü, ama sahilden uzak olmadığımız için fazla kabarmıyor ,fakat rüzgar!.. Güvertede bir yere tutunmadan ayakta durmak olanaksız. Güç bela, baştan kıça bir halat çektik , çalışmak zorunda kalırsak tutunmak için. Herkesi teknenin içine gönderdim. İki kişiyiz havuzlukta. Sıkıca tutuyorum dümeni. Biliyorum ki, 5 derecelik bir sapma yapsak rüzgar bizi tersine çevirecek. İyi ki yelkenleri indirmişim, parça parça olurlardı, kimbilir direk bile kırılırdı. Böylece Assos’a kadar gittik. Zaten küçücük liman, bir de çepeçevre sandal bağlamışlar. Deniz sandal iplerinden geçilmiyor. Pervaneye dolanmasınlar diye çok dikkatliyim. Kısaca yanaşacak yer bulamayıp ayrıldık limandan. Mazotumuz bitmek üzere. Korka korka Küçükkuyu’ya kadar geldik. Liman içinde Belediye parkının önüne demirleyip bağlandık. EDREMİT KÖRFEZİ'NDE Hidroforumuz bir kere daha bozulduğu için, bulaşığı deniz suyu ile yıkamaya başlamıştık. Elbette duş da yok. ‘Tayfa’ parkın içinde bahçıvan hortumuyla seyirlik duşlarını yaptı. Mazot alındı. Yanıbaşımızda iki motor bot, boyları on metreyi aşkındı, aşağıya ineceklermiş, havanın düzelmesini bekliyorlar. Bizimkilerin biraz da abartılı anlattıklarını şaşkınlıkla dinledikten sonra, belki de körfezden dışarı hiç çıkmamışlardır. Ertesi günü körfezde biraz tersimizden gelen kaba dalga vardı. Cunda Adası ve Ayvalık boğazını dönene kadar yordu bizi. Ancak Dikili Körfezi’nin ortalarında yelken basabildik, bir süre hava geldi gitti. Öğleden sonra Bademli limanını aramaya başladık. Ancak bir türlü feneri göremedik. İki ada sırt sırta ve kıyıya parelel durdukları için farkedilmiyor. Ancak geçtikten sonra farkedebildik. Bu kez döndük geri, iki adanın arasından geçerek doğal limana girmeye karar verdik. Kimi ümmi kaptanlar ‘burundan buruna’ gitmek dedikleri yöntemle, pusulaya ve haritaya gerek kalmadan dolaştıklarını söylerler. Denizin dibi bunların atalarının kullandıkları tekne leşleriyle dolu. Bir kere haritaya bakmadık , ne kadar kolay aldandık. İki ada arasında direkli ve yelkenli bir tekne gördük. Ve aradan geçmeye karar verdik. Biz boğazın ortasına doğru ilerlerken alttaki ada evlerinden çıkanlar elleri ve kollarıyla işaret ediyorlardı. Sonunda “çok sığ geri dönün” demek istediklerini anladık ama iş işten geçmişti. Boğazın yarısını geçmiştik. Bu ara o uzaktan gördüğümüz tekneye baktım, 10 metrelik bir trimarandı. Yani 20-25 santimlik suda yüzer. Derinlik göstergesinden 1.5 feet okuyorduk. Hemen yol kesip baş tarafa koştum, yosunsuz yerlere doğru işaret vererek kayalara saplanmaktan kurtulmaya çalıştık. Bereket bizim de salmamız yoktu ve bu özel dizayn tekne bu boğazdan geçti. İlerde limanın içlerine doğru dümen tuttuk. Bu sefer de lokanta diye gördüğümüz yerden “gelme” diye bağırmaya başladılar. Neyse geri dönüp 2 metre derinliğe demirledik. Motoru durdurdum. Bir kontrol edeyim dedim. Sintine su doluydu. Paniklemedim desem yalan olur. Dikkatlice bakınca suyun ön taraftan ve kanat altından geldiğini gördüm. O kısımları içerden görmek için tuvaletin altını sökmek gerekir. Bunun yerine soyunup daldım. Kayaya sürtmüştük ve bir karış kadar bir alanın epoksi macunu ve onun çekip aldığı kalafatı sökülmüştü. Bereket tekneye sualtı macunu almıştım. Önce dalıp mümkün olduğunca kalafat yaptım. Sonra da sürüldükten biraz sonra kemikleşen sualtı macununu sürdüm. Böylece onarım tamamlandı. Meğer o boğaz bizim gibi haritaya bakmayı beceremeyen çok kişinin canını yakmış. Limanın içlerindeki balçığa dikkatsiz kaptanlar bir çok tekneyi saplamışlar. İstelik yardımsız kurtulmak da kolay değilmiş. Bereket biz ucuz atlattık.Yorgunlukla gevşemiş, gün batımının keyfini çıkarıyorduk ki, birden fırtına patladı. Sahile 2 metre mesafedeyiz. Tamir için yanaşmıştık. Saldığımız zincir de beş on metreyi geçmez. Hemen motoru çalıştırmaya koştum. Ne çare ki bizim motor ısıtmalı. 25 saniye ısınacak,sonra kontağı çevirip marşa basacaksınız. Bu 25 saniye ne kadar da uzunmuş, bir türlü bitmedi. Demişlerdi , ısıtma bujuli motor denizde olmaz diye. Tekne karaya vurdu vuracak. Neyse ilk basışta çalıştı motor. Yavaşça ilerleyip sahilden 70 metre kadar açtım ve öylece demirledim. Sabaha kadar devam etti fırtına. Ben de gece yarısına kadar motor çalışır durumda nöbet tuttum. «ünkü dip yosunlu demir saplanmayabilir. Kaç kere başıma geldi. Hah tuttu dediğim anda, başanıveriyordu zincir. Bu gibi durumlarda en iyisi 4 tırnaklı tonozlar. Yedek çapa olarak şöyle 30 kg’ lık bir tane edinmeye karar verdim . Ertesi sabah erkenden , bu kez feneri sancağımıza alıp çıktık limandan, Hava oldukça sert. Deniz kabarmış. Çandarlı Körfezi namını gösteriyor. Bereket dalgalar arkamızdan geliyor. Bazen sudan bir duvar gibi yükseliyordu. İZMİR KÖRFEZİ Denizde bizden başka bir Allahın kulu yok. 30 mile yakın yolumuz var Foça’ya kadar. Kolay ve keyifli bir seyir oldu. Çabucacık gördük, Oğlak Adası fenerini. Bir süre tartıştık. İzmir’e’ gidelim mi, diye. Ama o pisletilmiş ve üstelik yol yapmak adına doldurulmuş körfezi görmektense, hiç girmemek evladır deyip, foklarını gözleyerek girdik Foça Körfezine.Uzun süre bağlanacak yer aradık. Sonunda bir balıkçı tonozunun yanına bağlandık. Daha sonra o da dert oldu. Balıkçı manevra yaparken üstümüze yüklendi. Demir tarayacaktık nerdeyse. Her yerde bu dert, paranız varsa marinaya gideceksiniz gecelemek için. O da 5-ila 10 milyon arasında değişiyor. Yoksa en az sorunlu yer arayacaksınız. Gene de balıkçılardan başka dostluk ve yardımlaşma gösteren yok. Yelken klupleri yabancı tekneyi yanaştırmazlar. Çarter teknelerinin yanına hiç sokulamazsınız. Sokulsanız da rahat edemezsiniz. Karadeniz’li balıkçı teknesi görürseniz, hiç bir yerde eksik olmazlar ya, siz tereddüt etmeden yanaşın, usturmaçaları indirip bordolayın. Varsa balıklarını bile bölüşürler. Burada da iki gün kalıp, arkadaşları ziyaret ettik. Bir güzel banyo yaptık evde. Gene mazot aldık.. İzmir Körfezi’ni enine geçerken sancağımızdan gelen iri dalgalarla boğuşmak zorunda kaldık. Bereket kimseyi deniz tutmuyor. Yoksa içi dışına çıkardı. Karaburun’u geçtikten sonra biraz güneye dönünce rotamız, daha rahat seyir yapmaya başladık. Ne var ki rahat seyir yapalım diye sahilden epey açmıştık. Çeşme Limanını, yanaşmış kocaman yolcu gemileri görmesek, kaçıracaktık. Bu kez doğru Alaçatı Koyuna. Bu sert havada orada da rahat edilmez. Yosunlu dip demir tarar durmadan. Biz girdik Çeşme Llimanına. Bağlanacak yer arıyoruz. Bir iki tane daha Alman teknesi var. Onlar da bağlanacak yer bulamamışlar. Limanın ortasında alargada bekliyorlar. Biz de onlarla aramıza salınma mesafesi koyup, demir attık orta yere. Rüzgar o kadar sert ki, bizim botu kullanamıyoruz. Motorunu zaten çalıştıramadık. Kürekle kullanıyoruz. Ancak sert havada kürekler kumanda edemiyor ve biz karaya ancak yüzerek gidip gelebiliyoruz. Ekmeğimizi birkaç tane naylon torbaya sarıp öyle getiriyoruz. Bu limana girmek kolay ama çıkmak dert, dalgalar oldukça iri. İki gün bekledik, gene değişen bir şey yok. Sabah erken demir alıp çıktık yola. Limandan çıkar çıkmaz hoşgeldiniz dedi iri dalgalar. Önce pruvadan aldık, sonra sancaktan o iri dalgaları. Her tekne çıkamaz bu havada. Nitekim gene yalnızız deryada. Tam dört saat dövüldük , dalgalandık. ![]() KUŞADASI KÖRFEZİ Sığacık Körfezi açıklarında rotayı Kuşadası’na çevirince rahatladık biraz. Marinaya giremeyeceğimize göre, tam da Kuşadası’nın önünde bir balıkçı teknesinden halat alarak kıçtan kara bağlandık. Anlaşılan herkes epey yorulmuş ki ,kimse karaya çıkmadı. Bir de bu mevsim hem kalabalık ve hem de sanki 20 yaş grubunun işgali altında buralar. Akşam erkenden yatıp, sabah erkenden demir aldık. Dilek Boğazına doğru. Herkesi kaldırdım Boğazda, “kalkın Dilek boğazında dilek tutun” diye. Oysa öyle bir şey duymamıştım hiç. Çok rüzgar alan bu boğazın Sisam yakası rüzgar jeneratörleriyle doluydu. Oysa daha Türkiye’nin rüzgar haritası bile çıkarılmadı bildiğim kadarıyla. O kadar rüzgar alan Çeşme’de sadece bir tanecik jeneratör var. Ne var ki, çevre fethedilmiş yazlık evlerle. Didim’in Tekağaç Burnu Feneri’ni gördüğümüzde saat 13 gibiydi. 6 saate 40 milden çok yol almıştık. Ordan Türkbükü’nü aradım, “bağlanacak yer ayarlayın bize,” diye. Saat 16 gibi Türkbükü’ne demirledim. Yolculuğumuzun ilk etabı böylece bitti. Burada esaslı bir tamir yapılacak. ‘tayfa’ tamamen değişecek ve bir süre istirahat edilecek. BODRUM'DA Birkaç gün hiçbir şeye elimi sürmedim. 21 gün süren yolculuğun gerginlik ve yorgunluğu kolay gideceğe benzemiyor. Tekneyi önce koy içine demirleyip , alargada durmayı denedim. Hem dışarı çıkıp gelmek zor oluyordu, hem de dışardan tekneyle iletişim kurmak zordu. Bizim hurda araç telefonu da sonunda bozuldu. Buralarda tamiri de olanaklı değil. Bu nedenlerle liman içine çekip demirledim. Hem gözlerden uzakta ve hem de daha güvenli diye düşünüyordum. Ne var ki sağnak burda da yakaladı beni. Tenteyi savurup attı havuzluğun üstünden. İmkanı yok, tek demirle tutunamayacaktım. Balıkçılardan 4 tırnak bir tonoz buldum. 30 metre halatla iskele tarafından attım denize. Böylece biraz rahatladım. Bodrum’da rahatlamak olanaklı mı . Bu kez teknede otel hizmeti vermeye başladım. Gelen giden eşe dosta. Bana göre Türkbükü koyu, Bodrum’un en sakin koyu. Denizi de temiz, pansiyonları da. Bodrum’un başka yerlerindeki koşuşturmaca burada yok. İstelik yakın çevrede de günü birlik gidilecek, küçük güzel koylar var. Balık çiftliklerinden burası da nasibini almış, ama henüz fazla bir kirlilik yok. Üstelik köyde balık yetiştirilmesi de başka bir avantaj. Ayrıca küçük balıkçılarla ahbaplık kurup çiftlik balığı dışında balık bulmak da olanaklı. Fiyatlar Bodrum’ dan ucuz. Baskıyı yaptırdım. Motoru yeniden söküp, kondense kaçağını önledim. Yeni sintine pompaları aldım, hidroforun yerine değişik bir pompa buldum . Elbette ucuz tarafından. Yeni ‘tayfalar’ geldi. Ve Mustafa Nalbantoğlu’ndan Gökova ve Marmaris Körfezi konusunda, derslerimi aldım. Bir kere rüzgarın kuzeyden geldiğini unutmadan demirleyecektim. Bilemediğim yerlerde balıkçılara bakıp onlar gibi bağlanacaktım. Sağnağa yakalanmamak için sahile yakın yelken basmayacaktım. Sabah erken hareket edip, öğleden sonra vakitlice bir koya girecektim. İngiliz Limanında mazot bulabileğimi söyledi, ama karaborsa olduğunu söylemedi. Gene bu limanda Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün , koyun bir bölümünü kapattığını söylemedi. Havaların hep fırtına olacağını zaten bilemezdi. Gene bir sabah erken çıktık Türkbükü’nden. Bastım yelkeni, Turgut Reis’e kadar geldik. Mazotum bitmişti , depoyu doldurmalıyım, bir iki bidon da yedeklemeliyim. Limana girmek olanaklı değil, ağzına kadar dolu. Mecburen iskeleye yanaştık. Dalgalı hava, usturmaçalar yetmedi tekneyi korumaya, bir iki yerini sürttük. ‘Tayfa’nın acemiliği işte. Tanker geldi mazotumuzu aldık. Adamlar tonla mazot vermeye alışmışlar, 120 litre mazotu küçümsediler ve üstelik bir de nakliye parası aldılar. Bodrum Yarımadası dağ taş ev yapılmış. Tamamını yerleştirseniz, birkaç milyonluk bir kent eder. Dağ başlarındaki evlerde ne yapar insanlar, buraların sahilinden denize de girilmez. Deniz manzarası da bir şey elbette kimbilir... Bodrum’dan yiyecek ve içeceklerimizi alıp hemen gidecektik. Ne var ki, Daha Turgut Reis’den çıkar çıkmaz bir kere daha yandı bizim kontak anahtarı . Kestim bağlantılarını. Mecburen Bodrum’da bir iki gün kalıp yeniden tamire girmeliydik. En önemlisi nereye yanaşacaktım. Marinayı aklımdan çıkardığım için başka çözümler arıyordum. Mustafa’ya telefon etmekten başka çare yoktu. Neyse Mustafa geldi ve bizi Halikarnas Disko’nun önüne demirletti. Kooperatif başkanı olduğu halde o bile Limana sokmaya cesaret edemedi. “Üstüne demirlerler, başın derde girer” dedi. Liman yaz günü bizim gibi teknelere göre değildi. Dünyayı dolaşan küçük teknelerin neler çektiğini düşündüm bir an. Bu iş az parayla olmaz. Dahası, parayı sakınarak da olmaz. Dinamo yapıldı. İki taksitte patlayan diotlar değişti. Bir danışayım dedim, tesisatı kaça yaparlar diye. 30 milyon istedi elektrikçi. O da hatır için. Ben iki milyona malettim sonunda. Burada Hopa’lı Yüksel kaptanla tanıştım. Tesadüfen onun yanına bağlanmışız. O bizi görünce Karadenizli olduğumuzu anlamış. Geldi tekneye. Maiyet memurluğu yapmış, emekli olmuş. Emekli ikramiyesini ve başkaca biriktirdiklerini alıp, gitmiş memlekete. Yaptırmış bir gezi teknesi, eyrileri meşeden, kabuğu kestaneden. Tıpkı bizimki gibi. Motorunu kendi bağlamış. Gelmiş Bodrum’a hemşerilerine güvenerek. Ama güvendiği dağlara kar yağmış. “Ekmek aslan ağzında” diyordu. Bir daha karşılaşmadık. Ancak o olmasaydı, karaya gidiyordum orada da. Dip yosunlu, benim demir tutmuyor. Ona tutundum da kalabildim ertesi güne kadar. ![]() GÖKOVA’NIN DANTEL KOYLARI Güç bela hazırlığımızı bitirip yelken bastık Gökova’ya doğru. Buraları dünya cenneti. Adım başı koy. Kendimizce bir rota çizdik. Az gidip, çok kalarak koyların keyfini çıkaracaktık. Öyle de yaptık. Kargacık Bükü ve Alakışla Bükü’nde birer gün konakladık. Pırıl pırıl deniz, 15 -20 metreden dibi gözüküyor. Cins cins balık var. Bodrum’dan aldığımız sepeti sarkıtıp yiyecek balığımızı bile tuttuk. Ne var ki, şu el nino mudur, nedir, bir türlü yakamızı bırakmadı. Tararız diye her yere demirlemekten korkar olduk. İstediğimiz her koya giremedik. Üstelik etrafta çok az da tekne vardı. Hayret nerede bu çarter tekneleri? Balıkçılara da bir tek Yedi Adalar’ da rastladık. Yedi Adaların çok ünü duyulmuş, ama biz bu sert havalarda demirleyecek yer zor bulduk. Ören’e doğru, epey iri deniz gördük. Hele o santral ve kocaman bacası tarih öncesi canavarları gibi. Yazık, bu güzelim bölgeye. Tam bacanın önünde buralıların deyişiyle kocaman bir dişli palamut (torik) yakaladım. Böylece birazcık olsun teselli bulduk! Kimbilir belki de o da bacayı farketmiş, bölgeden kaçıyordu. Buradaki öteki koylara, hem bilmediğimiz için ve hem de havanın sertliğinden girmedik. Doğru İngiliz Limanı’nı yolunu tuttuk. Girişte usta denizci Sadun Boro’nun yaptırdığı kaya üstünde duran deniz kızı yontusu çok güzeldi. İlerde de ağaçların altında dinlenen teknesini gördük. Selam sarkıttık uzaktan. Yiyecek içecek ve kazık tarafından bir bidon mazot alıp ayrıldık Limandan. Şöyle aşağıya doğru bir bakalım koyun ilerisi nasıldır, demeye kalmadı, sahilden sürekli düdük sesleri gelmeye başladı. Önce üstümüze alınmadık, sonra baktık el kol işaretleriyle askerler bize sesleniyor. Meğer yasaklamışlar koyun o kısmına girmeyi. Kendisi yoksa da yasağı devamlı olmuş Cumhurbaşkanı’nın . Buraya bu köşk niye yapılmış ,onu da anlamadık. Sedir Adasını ziyaret edip, o güzel kumlarında azıcık da olsa uzanmadan edemedik. Bugün hava nedense sakin. Biz de acele etmedik karşı kıyıya geçmeye. Öğleden sonra Akbük Koyu’na girdik. Kim ne derse desin, bu bölgenin en güzel koyu. İçinde iki küçük koy var. İkincisinin orta yerine demirledim. Başka kimse gelmesin diye. Kimsenin geleceği yok ya. Akşama doğru, bir çarter teknesi öbür koya demirledi. Başka da gelip giden olmadı. Sahile çıkıp, balık sorduk, hiç ucuz değil. Ama ertesi gün de kalıp yemeğe karar verdik. Bu ara karşımızdaki yüksek dağdan kuşkulandım. Lokantayı işletenlerle yarenlik ederken sordum. Hiç korkmayın bugün hava çıkmaz dediler. Öyle ya, yıllardır burada yaşıyor insanlar. Onlar bilmeyecek de, ben mi bileceğim. Akşam üzerine doğru, salatamızı yaptık, mangalımızı yaktık ve şişemizi açtık. Dünyanın en güzel koyunda, sahillerimizin en temiz denizinde, etrafımızda oynaşan çeşit çeşit balıklar, koruma altına alınmış yemyeşil kıyılar , kimileri yüzüyor, kimi yarenlik ediyor, hafiften de bir rüzgar çıktı oh, yaşamak buna denir işte. O Hafiften çıkan rüzgar biraz sonra gürlemeye başladı. Önce motoru çalıştırdım. Malum merasimle. Palamarları sökmeye zaman yok. Kestim ikisini de. Bu arada tekne içindeki koşuşturmadan, demir taradığımızı ve kestiğim halatların teknenin altında kaldığını göremedim. Zaten de hava kararmıştı. Motoru ileri verdim. Demir almadan açayım, demiri sonra çekerim diye düşündüm. Stop etti motor, anlamadım. Tekrar çalıştırdım. Tekrar ileri verdim. Tekrar stop. İşte o zaman anladım,her şeyin bittiğini. Benden başka kimse yok teknenin altına dalabilecek. Hem gece ve hem de dalgalar neredeyse kücücük körfezde bir metreyi buldu. Çıktım, yan taraftaki kayalığa bari gitmeyelim diye yeniden palamar bağladım. Tekne hafifçe yanladı. Demirin zinciri gergin. Dokunmaya korkuyorum. Biraz çektirsem, tekne doğrulacak. Yandan dalga yemeyeceğiz, içerde daha rahat olacağız. Ama asıl önemlisi demir, daha az zorlanacak. Fakat ya kurtarırsa saplandığı yerden. Hiç dokunamadım. İçerde kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Her 5-10 saniyede bir bordamızı döven dalgalar büsbütün moral bozuyor. Nerde rakı, dedim. Kimse inanamadı. “Sahil işte ilerde 10 metre ya var ya yok. Hiç korkmayın cana bir şey olmaz, en çok tekneyi burda bırakır gideriz” dedim. Kalan rakının hepsini içtik. Mübarek hava bir türlü durup dinlenmiyor. Gece yarısı farkettim, kıçımızın kuma oturduğunu. Artık kayalara sürüklenmemiz söz konusu değildi. Dalgaların tekneyi dağıtma ihtimali ise hiç aklıma bile gelmiyordu. Gittim uyudum, bir iki saat. Sabah aydınlığında dalıp, temizledim pervaneye dolaşan ipleri. Çalıştırdık motoru, ileri, geri bir metreden çok saplandığımız kumdan kurtulduk. Hemen sintine kapaklarını kaldırdım, zerre su yoktu teknede. Metin Usta’nın sağlığına bir selam gönderip, çıktık yola ... Çektiğimiz güçlüklerden fazlaca söz ettik bu yazıda, deniz biraz zordur, ama keyfi de başka hiçbir yolculukta yoktur. Rota ![]()
__________________
![]() seni tanıdığım;sana sevdalandığım güne ve beni seven gönlüne hamd olsun... ![]() gvei |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Acemi Tayfa
![]() Üyelik tarihi: Nov 2007
Nerden: Antalya
Mesaj Sayısı: 355
Konu Sayısı: 61
Takım: Galatasaray
Rep Gücü: 373
Rep Puanı: 37289
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
Ruh Hali:
|
bence tatıl için en iyi yer ÇANDARLI ![]()
__________________
"Çalışmadan öğrenmeden yorulmadan Rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler;Önce ONURLARINI sonra HÜRRİYETLERİNİ daha sonra GELECEKLERİNİ kaybetmeye mahkumdur" M.KEMAL ATATÜRK.. |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|