![]() |
|
|||||||
| İslam ve İnsan Dinimizin güncel hayata etkisi ve çağımızda İslam üzerine yorumları paylaştığımız bölüm... |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Yeni Tayfa
![]() Üyelik tarihi: Mar 2007
Mesaj Sayısı: 15
Konu Sayısı: 13
Rep Gücü: 0
Rep Puanı: 360
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() |
terapi İdris Bilen AYNA KADERİ YANSITIR MI? "Kaderin sırrına erenler, rahat ederler. Zira onlar her şeyi yokluktan ibaret bilir, her hâdisede Hakk'ın kudretini hâkim görürler de bu rahatlık, denize dönen dalgaların hâline benzer." AYNANIN BİR ŞEY SÖYLEYECEĞİ YOK Elindeki aynaya derin derin baktıktan sonra: "Ne görmemi bekliyorsunuz ki aynada, yılların getirmiş olduğu yorgunluktan sonra, kırışmış bir yüz, feri sönmüş bir göz ve kanı çekilmiş bir yüzden başka…" dedi genç adam… Evet, genç olmasına rağmen kendisini çok yaşlı görmüştü aynada. Hayata küsmüş bir hâl ile sanki elden ayaktan düşmüş bir ihtiyar edâsıyla konuşmasını sürdürmüştü genç adam, aynaya bakarak… Konuşmasının her bir satırına gizlenmiş isyan cümlelerini, kaderine çatışını, Allah'ı sorgulayışını, nedenlerini ve niçinlerini masamdaki kâğıdıma not alırken, tekrar aynaya bakmasını istemiştim. "Benimle alay mı ediyorsun?" dercesine bir bakış fırlattıktan sonra aynayı tekrar eline alıp yüzüne doğru götürürken, ona: "İyi bak aynaya, görünenlerin arkasındaki görünmeyenleri de görmeye çalış, sadece aynaya yansıyan sûretine takılıp kalma…" diyerek aynada asıl görmesi gerekenleri yakalamasını beklerken, genç adam: "Aynanın bir şey söyleyeceği yok! Ne söyleyeceksen sen söyle!.. Lütfen beni uğraştırma! Biliyorum önceki terapilerimizde olduğu gibi yine benim bulmamı, benim görmemi istiyorsunuz; fakat gücüm kalmadığını da görmelisiniz…" dedikten sonra aynayı olduğu yere bıraktı. "Kader" demiş ve eklemişti: "Kaderim böyleymiş demek ki, yazan böyle yazmış kaderimizi. Böyle olmasını ben de istemiyorum; fakat her şeye olumsuz baktığım gibi kendime de olumsuz bakar olmuşum…" AYNA VE TERAZİ; BİRİ DOĞRU TARTAR, DİĞERİ DOĞRU GÖSTERİR "Allah tarafından kendisine takdir edilene râzı olması, insanoğlunun mutluluğundan, Allah'tan hayır dilemeyi terk etmesi de bedbahtlığındandır. Yine Allah tarafından kendisine takdir edilene karşı şikâyetçi olması, insanoğlunun bedbahtlığındandır." (Hadis–i Şerif, Tirmizî, Kader 15) Ayna terapisi, kaderle sorunu olan insanlara her zaman uygulamaya çalıştığım, farklı ve etkili bir terapi yöntemidir. Karşımdaki insanın kendisini görmekten de öte kendisiyle yüzleşmesi ve kadere bakış açısını yakalamasını sağlar. Ayna benim için bir nevi yazgı analizidir yani... Kaderlerini değiştirmek isteyen, kaderlerinden şikayetçi olan insanlara ben değil, ayna seslenir ve terapi süreçlerimizdeki en ağır ve en hassas bölge olan "Yüzleşme" işlevini aynalar gerçekleştirir çoğu zaman. Benim için aynaların önemli bir yeri vardır bu nedenle… Hazreti Mevlânâ: "Bir kimse incinecek yahut bir şahıs utanacak diye ayna ve terazi doğruyu söylemekten çekinirler mi?" der ve ekler: "Ayna da terazi de yüksek birer mihenk taşıdır. Onlara yüz yıl hizmet etsen de "Hatırım için doğruyu gizle; fazla göster eksik gösterme!.." diye yalvarsan, onlar sana cevap verirler ki: "Herkesi güldürme kendine! Ayna ve terazi karşısında hilekârlık olur mu? Bizim doğruluğumuz olmasaydı, Allah, gerçeklerin bizim vasıtamızla tanınmasını ister miydi?" AYNALARIN BİN BİR SÛRETİ Aynaya bakan her insan farklı yaşantılar aktarır. Kimisi gerçekten yaşadığı şeyleri anlatırken; diğeri kendinde göremediği, olmasını istediği, özlem duyduğu gerçeklerini bulur aynada. Terapi süreci bu atmosfere geldikten sonra aynaya bakan kim olursa olsun, kendini başka bir gözle görür ve belki de hiç bilmediği farklı yönlerini yakalar, kendini bambaşka bir hayatın içinde bulur. Belki de başka bir insan olarak… Oysaki ayna hep aynı aynadır. Fakat o aynaya bakan her gözden, bir o kadar farklı yaşantılar çıkar. Bir ayna düşünün, karşısına geçiyor ve ona tebessüm ederek bakıyorsunuz. Ayna sizi tebessüm eder hâlde gösterecektir. Bir de yine aynı şekilde aynanın karşısına geçip ona ağlayarak ve asık suratla bakıyorsunuz, ayna bu kez de sizi o şekilde gösterecektir. Peki, burada sorun aynadan mı, yoksa sizin kendi davranışınızdan mı kaynaklanmaktadır? Siz hangi davranışı gösterirseniz, ayna o davranışı size aynen yansıtmakta ve "Sen bunu yaptın." demektedir. Aynanın fonksiyonu sadece göstermektir. İşte bu nedenle ben, Allah'ın sonsuz ilim ve bilgisini bir "ayna"ya benzetirim. Allah, sonsuz ilim ve bilgisiyle bizim nerede, ne zaman, ne yapacağımızı, her türlü hâl, hareket ve davranışımızı yani kaderimizi bilmektedir. Ve biz bu aynaya yani Allah'ın sonsuz ilim ve bilgisine nasıl bakarsak, ayna bizi öyle göstermektedir. Evet, insan "aynaya" nasıl bakarsa, ayna onu o şekilde gösterir. Çünkü aynanın görevi sadece göstermektir. Ayna biliyor diye, yani Allah sonsuz bir ilme sahiptir ve bizim doğumumuzdan ölümümüze kadar yapacağımız her davranışımızı biliyor diye suçu "ayna"ya atamayız. Ayna, yani Allah'ın ilim ve bilgisi bu şekilde hareket edenlere haykırarak: "Siz ne yapıyorsanız, ben onu gösteririm." demektedir. "Sen yaptın ben ise, gösterdim." diyerek, suçu kadere atanlara, kadercilik oyunu oynayanlara, bu oyunlarının ne kadar tutarsız olduğunu göstermektedir. Allah biliyor diye onu suçlayamayız. Allah biliyor diye, her şeyi rüzgârın akışına bırakamayız. Allah biliyor kul ise yapıyor. Meydana gelen olaylar karşısında, hata yaptığımızda: "Allah zaten biliyordu, bu benim kaderimde varmış, olması gerekiyordu ve oldu..." diyemeyiz. Kadercilik oyunu oynayamayız. Bizler sadece olanları biliyoruz. Olanlardan hareket edip oldurana varmak gerekirken "Aynaya" asık suratla bakıp kaderimizi değiştirmeye çalışıyoruz. Sonra da "kafamı bir türlü toparlayamıyorum", "yoğun bir şüphe içerisindeyim", "ağır bir boşluktayım", "hazin bir yalnızlık çekiyorum" "hiç kimse beni anlamıyor", "keşke hiç gelmeseydim bu dünyaya", "beni yaratan, tüm bunları yaşayacağımı bildiği hâlde beni neden yarattı, acı çekeyim diye mi; yoksa kendisine isyan edeyim diye mi?.." gibi melankolik duygular yaşıyoruz. Ve işte yazgı analizlerim genellikle bu noktadan sonra başlıyor. Kadere inanmak başımıza gelecekler üzerinde hiç bir kontrolümüz olmadığı şeklindeyse, bu, kişinin motivasyonunu ve gayretini azaltacaktır ki ben böyle bir kader anlayışını kabul etmiyorum. Çünkü başımıza gelecek olanlar üzerinde hangi noktada ve nasıl kontrolümüz olabileceğini öğrenebiliyor ve üzerimize düşeni, gücümüz dâhilinde, yapabiliyoruz. Allahu Teâlâ'nın biz insanlara bahşetmiş olduğu cüz'i irade gücü ile kendi kaderimizi yaşıyoruz, kadercilik oyunu oynamadan… Bu ise, kaderi değiştirmek değil; planlarımızı Allahu Teâlâ'nın kuşatıcı kader planına göre şekillendirmektir. KADER AYNASI Kader, İslâm itikadının altı esasından biridir. Hayır ve şer her şeyin Allah'ın takdiri ve bilgisi ile cereyan ettiğini, tesadüfün olmadığını ifade eder. Bununla birlikte kader, daha çok, Allah'ın sırlarından bir sırdır. Onun ilmini, Zat–ı Zülcelâl kendine mahsus kılmış, kaderin önüne perdeler koymuştur. Sadece Allah tarafından bilinen hikmetler sebebiyle, kader bilgisi insanların akıl ve irfanlarından uzak tutulmuştur. Bu nedenle, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e kader hakkında sorduklarında: "Onun bilgisi Allah katındadır." diyerek kadere dair bilgimizin ne kadar az olduğunu bizlere göstermiştir. Fakat biz yine de şunu bilmekteyiz ki kader, varlıkların ve hâdiselerin bütün hâlleri ve vasıflarıyla, sebepleri ve şartlarıyla, varlık âlemine gelecekleri zaman ve mekânlarıyla Cenâb–ı Hak tarafından ezelde tayin buyurulması ve bir tertip ile kaydedilmesi demektir. Bu ayrıntıyı daha iyi anlayabilmek için de Allahu Teâlâ'nın insanlara sunmuş olduğu "İrade–i Cüz'iyye"yi iyi bilmek gerekiyor. Bu hususta değerli hocalarımızdan Hasan ARIKAN'ın "İrade–i Cüz'iyye"ye yönelik şu açıklamasını sizlerle paylaşmak istiyorum: "İrade–i Cüz'iyye": Cenâb–ı Hakk'ın, kuluna verdiği bir yetki ve tercih hakkıdır. İşte insan bu cüz'i iradesiyle seçmektedir, hayra giden yolları ya da şerre varan çıkmaz sokakları… Zira insan, iradesini hayra sarf ederse, Mevlâ hayrı; şerre sarf ederse, şerri yaratmaktadır. Bu itibarla insan cenneti de cehennemi de bu iradesi ile kazanmaktadır. Evet, yaratmaya muktedir olan yalnız Cenâb–ı Hak'tır. O dilemezse, O yaratmazsa, hiçbir şey olmaz. Şu kadar ki, kul isteyip çalışan; Mevlâ ise, yaratandır. İnsana verilen irade–i cüz'iyye, otomobilin direksiyonu gibidir. İnsan direksiyonu ne tarafa çevirirse, otomobil o tarafa gider. Bu sebeple, isyan içinde olan bir kimse, "Ben ne yapayım, Allah böyle dilemiş, böyle yaratmış?!" deyip mesuliyeti üzerinden atıp sıyrılamaz. Evet, Allah dilemiştir; ama kulun iradesi ve çalışması bu yönde olduğu için dilemiştir. Zaten kulda böyle bir irade–i cüziyye olmasaydı Cenâb–ı Hak, kuluna imtihan fırsatı vermemiş, onu hayra veya şerre zorlamış olurdu. Hâlbuki Cenâb–ı Hak kuluna zorla bir günahı yaptırıp, sonra da onu cezalandırmaktan münezzehtir. Bu husus âyet–i kerime ile de sabittir: "Allah, hidayeti isteyip, hidayeti dileyenlere hidayeti; dalâleti isteyip, dalâleti dileyenlere de dalâleti halk eder." ŞU ANDA CENNET VEYA CEHENNEM DEKİ YERİNİZ BELLİDİR Hz. Ali Radıyallahu Anh anlatıyor: "Biz bir cenaze vesilesiyle Bakî'u'l–Ğarkad'da idik. Derken yanımıza Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm çıkageldi ve oturdu. Biz de etrafında (halka olup) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere bir şeyler çizmeye başladı. Sonra: "Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!" buyurdu. Cemaat: "Ey Allah'ın Resûlü!" dedi. "Öyleyse hakkımızda yazılana itimat edip ona dayanmayalım mı?" "Çalışın, amelinizi ortaya koyun. Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadete götüren amelde muvaffak olacaktır. Şekâvet ehli olanlar da şekâvete götüren amelde muvaffak olacaktır!" buyurdu. Sonra şu âyeti tilavet etti (mealen): "Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve en güzeli tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız" (Leyl 5–7). [1] İşte, bizim bilhassa üzerinde durmak istediğimiz kader, insanın kendi iradesiyle ilgili olan kısmıdır. İkinci kısım olan ve insanın iradesi dışında meydana gelen kaderin sebepleri biz insanlar tarafından bilinmemektedir. "Akıl mahlûktur. Hâlikını (yaratıcısını) ihâta edemez." kaidesince, insan aklı, kaderin bu ikinci kısmına ait hikmet ve sırlara vâkıf olamaz. Bir insanın erkek veya kadın olması, dünyaya geldiği asır ve belde, ömür süreceği müddet, anne ve babasının kim olacağı gibi hususlar kaderin bu ikinci kısmına misal olarak verilebilir. Bu ve benzeri meselelerdeki ilahî takdirin sırrını anlamaya zorlanmak insanı helâke götürür. Bu sırlar âhirette, adâlet gününde bütün incelikleriyle görünecektir. İşte Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Kader hususunda konuşmayın. Zira kader Allah'ın sırrıdır, Allah'ın sırrını fâş etmeye kalkmayın."[2] hadis–i şerifleri ile bizi uğraşmaktan men ettiği kader de bu ikinci kısımdır; yoksa kaderin birinci kısmı üzerinde akâid âlimleri büyük mesa-i sarf etmişler ve eserler yazmışlardır. "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi O bilir. Yaş, kuru ne varsa, hepsi 'Kitab–ı Mübin'dedir." (En'am, 59) TERAPİ KADERİ DEĞİŞTİRİR Mİ? Elbette ki hayır; çünkü terapi de, terapiye katılan kişinin, kaderinin bir parçasıdır. Kader başımıza gelmiş ve gelecek olan her şeydir bence. Kritik olan da başımıza gelecek olanları henüz bilmiyor oluşumuzdur. Terapi de yaşadıklarımızın bir parçası olduğuna göre, aynı zamanda kaderimizin de bir parçası oluyor… Unutmayalım ki, kaderimizi değiştiremeyiz; lâkin kendimizi değiştirebiliriz. İşte kaderlerine takılıp kalan insanların kaybettiği yer burasıdır: Kaderlerini suçlayarak, kaderlerine lânet ederek hayata, insanlara ve de en önemlisi kendilerine küsmektedirler. Sonrasında ise, Allah'a kadar varan bir isyan silsilesi… Oysa kendimize küsmek, hayata, insanlara ve Allah'a küsmek, hiçbir şeyi değiştirmez. Yaşantımızda ters giden bir şeyleri değiştirmek istiyorsak eğer, önce kendimizden başlamalıyız. Biz, kendimizi değiştirdiğimizde göreceğiz ki bir türlü değiştiremediğimiz kaderimiz ve ters giden onca şey kendiliğinden düzelecektir. O hâlde kendimizi nasıl değiştirebiliriz? 1. Kendimizi hangi yönde değiştirmek istiyoruz: Olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi?... Zira çürüme, paslanma, küflenme de bir değişimdir; fakat bunlar negatif yöndeki değişimlerdir, gelişme ve iyileşme yoktur bunlarda. Bu nedenle öncelikli olarak hangi yönde değişmek istediğimizi belirlemeliyiz. Ters giden bir yaşantıyı değiştirmek için de ilk adım olan yönümüzü iyi tayin etmeliyiz. 2. Diyelim ki yönümüzü tayin ettik ve kendimizi değiştirmek için olumlu adımlar atmak istiyoruz. O hâlde yapmamız gereken asıl şey, belirlediğimiz yönün tüm prensiplerini öğrenmek, kararlı ve istikrarlı bir şekilde hiçbir engele takılmadan, pes etmeden yürümek ve adımlarımızı ona göre atmaktır. 3. Bizler bu adımları atarken bize engel olmak isteyenler muhakkak olacaktır. İçinde bulunduğumuz çevremiz, ailemiz, toplumumuz, kültürümüz bize engel olmaya çalışacaktır. Çünkü bizi öyle görmeye alıştıkları için, değişmemiz onlara "garip" gelecektir ve değişmemizi istemeyeceklerdir. Bunun bilincine ve farkına vardıktan sonra, böyle bir engelimizin var olduğunu da bildikten sonra atacağımız adımları daha sağlam ve geriye dönüşü imkânsız adımlar olarak atıp yolumuza devam etmeliyiz. "Başkası ne der?!", "Ya ayıplarlarsa?!", "Ya anlamazlarsa?!" gibi eleştirilmekten, onaylanmamaktan, red edilmekten korkarak başkaları adına kendimizi değiştirmeye kalkarsak, değişen biz değil; kaderimiz olacaktır ve değişmesini istediğimiz yolunda gitmeyen yaşantımız bir kısır döngü içerisine girecektir. Bu hâlden sonra ise, kendimizi değiştirmek şöyle dursun, var olan kişiliğimizi bile koruyacak gücümüz kalmayacaktır. ÖYLEYSE HERKESİ MEMNUN ETME ÇABASINI BIRAKIN İnsanlar kültür, inanç, bilgi, zeka, alışkanlık ve yaşam koşulları bakımından aynı olamayacaklarına göre, dünyayı da aynı şekilde algılamazlar. Sizin çok değer verdiğiniz bir şey başka bir insana saçma ve anlamsız gelebilir. Her bir insanın kabullerini, değerlerini ve sizden beklentilerini belirleyip ona göre davranmaya Physicalçalışsanız bile –ki böyle bir çaba içerisine girmeniz kendinizden vazgeçmeniz demektir– herkesi memnun edebilmeniz, herkesin beğenisini, onayını ve sevgisini kazanabilmeniz mümkün değildir. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, sizi veya yaptıklarınızı onaylamayacak, beğenmeyecek, reddedecek birileri mutlaka olacaktır. Öyleyse herkesi memnun etme çabasını bırakın. "Hayır" demeyi öğrenin. Size teklif edilen her yükü hiç istemediğiniz hâlde sırtlanırsanız –zaman ve enerji kaybınız bir yana– insanların sizi kullandığını, sömürdüğünü düşünerek zayıflık ve acziyet hislerine kapılabilirsiniz. Yeryüzünde sizi hiç tanımayan ve sizin ne yaptığınızı hiç umursamayan milyarlarca insan yaşıyor. Çevrenizdeki insanların da sizi düşünüp durmaktan daha önemli meşguliyetleri vardır herhalde. Buna rağmen yine de "Başkaları ne der?!" kaygısına karşı "Başkaları ne derse desin!" bilincini hâkim kılamıyor, başkalarının hakkınızda ne düşündüğünü hesaplamaktan kendinizi alıkoyamıyorsanız, bari olumlu şeyler düşündüklerini varsayın. Sonuç olarak, gerçekten de kendimizi değiştirmek istiyorsak eğer, tek kelimeyle işe kendimizden başlamalıyız. Her şey dilediğimiz gibi, istediğimiz gibi olacak diye bir şey de yok. Lâkin biz gerçekten istediğimiz şeyin gerçekleşmesi için üzerimize düşen tüm sorumlulukları hakkıyla yapabildik mi? Bunu da sormak gerekiyor kendimize. Biz üzerimize düşeni yaptıktan sonra, biz adım attıktan sonra, inanıyorum ki Cenâb–ı Hak bize yardım elini uzatacaktır. Bir de şunu unutmamak gerekiyor: Allah'tan isterken "Bizim nazarımızda hayırlı olanı değil; O'nun nazarında hayırlı olanı, O'nun rızasına uygun olanı istemeliyiz." Çünkü bize göre hayırlı olan, bize göre iyi ve güzel olan bir şey, belki hiç de öyle değildir: "Hakkınızda iyi gibi görünen bir şey belki hiç de öyle değildir ve hakkınızda kötü gibi görünen bir şey belki de sizin için daha hayırlıdır. Allah bilir, siz bilmezsiniz " (Bakara, 216) Görüleceği üzere "istemeyi bilmek", ne istediğimizden de önemli. Zira kendimizi değiştirmek için, yolunda gitmeyen her şey için ve "Kader" denilen olguyu hakkıyla anlamak için, ne olursa olsun her şeye Allah'ın sonsuz ilim ve bilgisi dâhilinde bakmak gerekiyor. Konu arsh tarafından (03.08.07 Saat 20:37 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|