![]() |
|
|||||||
| Psikoloji Canınızı sıkan hertürlü olayı bu bölümde paylaşabilirsiniz... |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Ruhun Şad Olsun ATAM...
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Kalabalığın ortasından
Mesaj Sayısı: 12.440
Konu Sayısı: 2960
Takım: Galatasaray
Rep Gücü: 21353
Rep Puanı: 2133984
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
Ruh Hali:
|
Alkol, sigara, uyuşturucu gibi madde bağımlılığının yanında, gözümüzle görmediğimiz ve hatta çoğu kez farkında bile olmadığımız bağımlılıklar, günümüz insanını yakalamış durumdadır. Bu bağımlılıkların en belirgin örneklerinden biri de televizyondur. Televizyon; sosyologların, psikologların, siyaset bilimcilerin son yıllarda en çok araştırma yaptıkları alanlardan biridir. Sosyologlar, televizyonun toplumdaki çeşitli etkilerini ve kitleleri nasıl etkilediğini ele alırken; psikologlar televizyondaki şiddetin çocukları ve yetişkin bireyleri nasıl etkilediğini ele almaya çalışmışlardır. Siyaset bilimciler ise televizyonu bir propaganda aracı olarak etkilerini ve gücünü araştırmışlardır. Önce siyah-beyaz, sonra renkli olan bu kutunun varlığı toplum hayatımızda neleri değiştirdi acaba? İnsanlar arası ilişkilere nasıl yansıdı, düşünce tarzımızı ne kadar etkiledi? Onsuz da, onunla da olunmayan televizyon, uzak mesafelerde oturan insanları bir ekran başında buluştururken, aynı evde oturan insanları da, birbirinden fersah fersah uzaklaşıyor. TELEVİZYONUN RUH SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 1- Şiddet ve Televizyon: Türk toplumu ve Türk medyası birbirinden bağımsız iki unsur olamaz. Medya aslında toplumun aynasıdır. Türk toplumu şiddet açısından hayli büyük zenginliklere sahiptir: Askerde, okulda, evde, evlilikte, sürekli bedensel ve dilsel şiddete maruz kalınmaktadır. 1994’de yapılan bir araştırmaya göre televizyondaki şiddet unsuru açısından %62’lik orana ulaşan ülkemizde bir pazar günü televizyon karşısında oturan bir çocuk, yedi kanalda 600’den fazla şiddet olayında, 500’den çok insanın vahşice ölümüne tanık olmaktadır. Televizyonda reyting uğruna yapılan birçok yayın, ciddi anlamda ruh sağlığı açısından sıkıntılar yaratmaya başlamıştır. Gerçek nerede bitiyor, nerede başlıyor anlaşılmaz oldu. İnsanlarımız artık çatının tepesine çıkmış bir insana koro halinde “atla, atla” diye bağırıp, atlamayınca yuhalayacak hale geldi. İnsanların davranışlarındaki bu değişimlerin oluşmasında haber bültenlerinin ve programlarının etkisi yadsınamaz. Doç Dr. Nurdoğan Rigel’in yaptığı bir çalışmanın sonucunda çocukların televizyondan çok daha fazla etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bu araştırmada çocuğun televizyon haberlerini nasıl algıladığı araştırılmıştır. 5 yaş grubu kız çocuklarının haberi nasıl algıladıkları incelenmiş, %50’sinin “insanların ölmesi”, %50’sinin ise “televizyonda seyredilir” şeklinde algıladıkları tespit edilmiştir.5 yaş grubu erkek çocukları ise “insanların öldürülmesi”, “kazaların aktarılması” şeklinde algıladıklarını ortaya koymuşlardır. “Haberin Gizli Tüketicisi Çocuk” adlı araştırmada yine çocukların haberlerin sadece olumsuz yönünü algıladıklarını ortaya koymaktadır. Bu araştırmada çocuklara haberle ilgili resim çizmeleri istenmiş ve çizilen resimlerin genelinde tabanca, bomba, ucundan kan damlayan silah, bıçak, trafik kazası, polisler gibi konuların olduğu tespit edilmiştir. Bu durum da gösteriyor ki çocuklar televizyondaki özellikle haberlerdeki şiddet içeren görüntüleri seçip hafızaya kayıt ediyorlar. TV’nin çocuk üzerindeki önemli etkilerinden biri de TV karakterlerinin, çocuğun hayal dünyasında birer kahraman olarak yer alması, giderek çocuğun kendisini bu karakterle özdeşleştirip onun gibi davranmaya başlamasıdır. Bu özdeşleşme genellikle çocuğun saldırganlaşması olarak ortaya çıkar. ABD’de yapılan araştırmada, çocukluğunda TV’de şiddet seyredenlerin, büyüdüğünde saldırgan oldukları ortaya çıkmıştır. Michigan Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü psikologlarınca yapılan araştırmada, 6-9 yaşlarında şiddet içerikli programlar seyreden kız ve erkek çocukların, 20’li yaşlarda eşlerine şiddet uyguladıkları ya da suç işledikleri;çocukluk dönemleri 70’li yılların sonuna denk gelen 329 yetişkin üzerinde yapılan başka araştırmada da, aralarında Türkiye’de de gösterilen “Milyon Dolarlık Adam” ve çizgi film “Roadrunner”ın da bulunduğu şiddet muhtevalı dizileri çocukluklarında sık seyredenlerin, yetişkin olduklarında, seyretmeyenlere oranla iki kat daha saldırgan oldukları belirlenmiştir. Şiddet dolu programları seyreden erkeklerin %20’si tartışma anında eşlerini itip kakmakta, darp etmekte; kadınların %20’si eşlerine şiddet uygulamaktadır. Yine çocukluklarında şiddet seyredenler, daha çok kavgaya karışmakta, trafik ve adli suç işleme eğilimleri artmaktadır. 2- Televizyon Seyretmek Bir Bağımlılık Olabilir Mi? Dünya genelinde bir kişi günde ortalama üç saat televizyon izliyor. İlgi çekici olmayan bir program bile izlenmeden durulmuyor. Bilim insanları televizyonu, kumar, alkol veya madde bağımlılığıyla aynı şekilde değerlendirmeye başladılar. Halkın %45'i televizyonu salona koyuyor, %30'u mutfakta bulunduruyor. Son birkaç yılda, iki ya da üç televizyonu olan büyük şehirli Türk ailelerinin sayısı arttı. Herkesin aynı kanalı veya programı izlememesi, evde iletişim kopukluğu yaratmaya başladı. 75 yılda, günde 270 dakikadan, ortalama 14 yıl televizyon seyrediliyor. 5 yaşındaki bir çocuk, bir üniversite öğrencisinin okulda geçirdiği zamanı televizyon karşısında geçiriyor. İstatistiklerin haricinde, çoğunluğun zaman geçirmek için TV izlemeyi sevdiği bir gerçek. Oysa yakınıyor, “elimizden gelse televizyonla az vakit geçirirdik.” diyoruz. Peki, TV tıpkı kumar, alkol, sigara, uyuşturucu gibi bağımlılık yaratıyor mu? Görünüşe bakılırsa evet, çünkü yukarıda sıralanan örnekler müptelalık belirtisi. TV, sosyal hayatı sınırlıyor ve seyredilmediği zaman yoksunluk hissi doğuyor. 40 yıl önce yapılan araştırmalar, televizyonu arızalanan ailelerin, televizyon tamir edilene kadar histerik tepkiler gösterdiğini ortaya koymuştu. Ya kaçımız, futbol maçını, bir diziyi izlerken elektrik kesildiğinde ya da ekrandaki görüntü bozulduğunda sinirlenmiyoruz? İnsanlar aksiliklere sıkılır, ama bu, uyuşturucu alamayan madde bağımlılarını anımsatıyor. Araştırmalarda, aşırı TV seyredenlerin, diğer insanlarla beraberlikten memnun olmama, çalıştıkları işyerinde isteksizlik, daha çok sinirlilik, daha az mutluluk, eşiyle tartışma, mutsuz evlilik, düzensiz çalışma, bir şeyler yapmama, çok hayal kurma ve bu hayaller gerçekleşmediği vakitte de hayal kırıklığı sonucu bazen bunalıma girme şeklinde belirtiler gösterdikleri ortaya çıkmıştır. 50’li yıllarda İtalya ve İngiltere'de, çocuklar televizyonla uyuşmasın diye, küçüklere yönelik programların ardından, bir saat sessizlik uygulaması vardı. Günümüzde ise, şok haber şok haber üstüne: Reklamlardan hemen sonra dizi, dizinin jeneriğinin ardından reklamlar, müthiş Uzakdoğu sanatlarının sergilendiği muhteşem bir film, televoleler, onun ruju, bunun bacağı, şunun dedikodusu, pop starın kralı, nerede bu devlet, kahraman paparazzi, sadece sana özel araba… Neden boş zamanımızın yarısını televizyon karşısında geçiriyoruz? Hemen herkes TV izlediğini yadsısa bile, bebeklerin dahi başım beyaz cama çevirmesi meselenin çok daha köklü olduğunu kanıtlıyor. TV hem dikkatimizi çeken, hem de dikkatimizden kaçan bir sömürgen. 3- Televizyon Reklamlarının Kadınlar ve Çocuklar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Reklamlar yetişkinlere hayat tarzı satar. Bir ürünle hayatlarımızı dönüştürür, hayal ettiğimiz kişi oluveririz. Reklam ötekinin hasedi üzerine bina edilir. Başkalarının satın alamayacağı bir şeyi satın almakla kendimi kıskanç bakışların tahtında bulurum. Başkaları beni hasetle incelerken, ben onlarda kıskanılacak hiçbir şey bulamıyorsam, müşteriliğin tılsımlı dünyasında iyi bir yer tutmuşum demektir. İşte reklamlar burada hayatımıza girmektedir. TV, kendisine bağımlı insanları birer tüketim canavarı haline getiriyor. Reklamlarla estirilen tüketim fırtınası, çeşitli filmler, diziler, eğlence ve magazin programlarıyla devam ediyor. Sonuçta ortaya TV’de seyrettiklerini uygulamak için birbiriyle yarışan insan tipleri çıkıyor. Bu yarışı kazanmanın yolu, şüphesiz devamlı bilinçli alışveriş ve tüketimden geçiyor. Yapılan reklamların çoğunun hedef kitlesinin kadınlar ve çocuklar olduğunu gözlüyoruz. Bu durumun temelinde iki neden olabilir: Birincisi reklamı yapılan ürünlerin çoğunlukla kadınlara ve çocuklara yönelik olması, diğeri ise özellikle çocuk kitlenin ileride müşteri olabileceği düşüncesi… Bu düşünceyle, reklamı yapılan ürün, çocuğun tüketebileceği bir şey olmasa da reklamlar, çocuklara hitap eden bir mizansenle kurgulanmaktadırlar. Kadınlar reklamcıların gözünde potansiyel tüketici, çocuklar da reklamcılar için vaat edilmiş topraklardır. Artık reklamlar direkt olarak çocuğu hedeflemekte, anne ve babayı aradan çıkartmaktadır. Ülkemizde yapılan reklamlara baktığımızda bahsettiğimiz birçok konuyu somut olarak görebiliriz. Araba, yetişkinlerin, özellikle de erkeklerin tükettiği bir ürün olmasına rağmen birçok araba reklamında çocuklar da yer almaktadır. Örneğin, Arçelik firmasının yaptığı tüm reklamlar da, hem çocuklara dönük hem de kadınlara dönük olmasıyla en somut örnektir. Arçelik reklamları çocukların ilgisini çektiği gibi özellikle çocuklu anneleri daha çok etkilemiştir. Şu an yayında olan Arçelik isimli robotuyla yapılan reklamlar, beyaz eşya tüketicisi olmayan ancak gelecekte müşterisi olacak çocukların beğenisini kazanmakta, böylece markanın gelecekteki müşterileri yaratılmaktadır. Washington Üniversitesi’nde çocuk psikologu Michael Rothenberg, şöyle diyor: “Politik terimle skandal diyebileceğimiz TV şirketlerinin tutumlarına karşı güçlü ve organize bir tıbbi protesto için vakit gelip geçmiştir bile…” Diğer yandan, televizyonun çocukları hareketsizliğe sürüklemesi, olumsuz etkisinin sadece bir kısmıdır. Ekran önünde mıhlanan çocuğun harcadığı zaman onun okumak, sokakta oynamak, hatta basit, düşündürücü yalnızlığından çalınmaktadır. Pek az anne - baba televizyonun zorba çekiciliği ile baş edebilmektedir. Dünyaca ünlü çocuk doktoru Benjamin Spock, kızı ile torununu New York’ a konser ve tiyatroya götürür. Bezlerin çocuk cildinde yaptığı tahrişten tutun da, yatağını ıslatan çocuklara değin her probleme bir çözüm yolu bulan doktorun da başı televizyon ile derttedir anlaşılan. Çünkü “New York’ un bütün çekiciliğine rağmen çocuklar TV’nin daha da ilginç olduğunu söylediler.” diyor. Washington’daki kıdemli ilkokul öğretmenlerinden biri, öğrencilerinin sınıfta çok konuştuklarına dikkat çekerek “evde televizyon açıkken konuşamadıkları için çocuklar sınıfta geveze kesiliyor.” diyor. Televizyonun nelere mal olduğunu bir de çocukların kendilerinden soralım. Alınan yanıtlar açık ve çoğu kez dokunaklı: • 14 yaşında bir Los Angeles’ lı: Televizyon bütün dünya ile uyum sağlamak bakımından kusursuz. Ama diğer yandan ailem ile fazla ilişki kuramıyorum. Çünkü hepimiz televizyon seyretmekle fazla meşgulüz. • 11 yaşında bir Denver’ lı: Öyle fazla vahşet görüyoruz ki, artık anlamını yitiriyor. Eğer gerçekten birinin öldürüldüğünü görecek olsam benim için büyük bir olay olmayacak. Korkarım katı kalpli oluyorum. • 9 yaşında bir San Francisco’ lu: Sokakta oynamaktansa televizyon seyretmeyi yeğlerim, çünkü dışarısı can sıkıcı. Çocuklar hep aynı şeyi oynuyorlar. Salıncakta sallanmak, ip atlamak gibi… • 13 yaşında bir Connecticut’ lu: Televizyonda şampuan veya bir makyaj malzemesi kullanan güzel bir kız görünce, hemen aynı şeyleri ben de satın alıyorum. Böylece ben de onun gibi gözükeceğimi sanıyorum. • 10 yaşında bir New York’ lu: Bir başkasıyla televizyon seyrettiğim zaman huzursuz oluyorum. Eğer arkadaşınız sıkılıyorsa onunla konuşmak veya dışarı çıkmak zorundasınız. Bu da hiç hoşuma gitmiyor. Televizyonun kadınlar üzerindeki etkisine gelirsek, bu etki görsel medyanın gelişmesiyle perçinlenmiş ve daha ciddi boyutlara gelmiştir. Kadınların kendilerini beğenmez bir durumda olduğu ve bedenleri ile ilgili sürekli bir tedirginlik yaşadıklarını hepimiz gözlüyoruz. Çünkü birçok kadında “beden algısı” bozuma uğramış ve kendi bedenleri ile bir türlü barışamıyorlar. Bu durumun oluşmasında reklamlar tek etken olmamakla birlikte en önemli etkendir diyebiliriz. Kadınların sadece bedenleri ile sorunları artmamıştır; kişiliklerini, yeteneklerini de değerlendirirken kendilerine acımasızca davranmaya başladıkları gözlenmektedir. Özellikle çalışma hayatında olan ve belli sosyo-ekonomik yapıda bulanan kadınların her şeyi mükemmel yapma istekleri onları adeta “süper kadın” sendromuna sokmuştur. Evet, aynen reklam sloganın anlattığı, hatta bizi örnek gösterdiği kadın; çocuk da yapan kariyer de yapan, süper anne, süper eş, süper iş kadını… Kadınlar bu reklamla sadece ürünü tanımıyorlar, böyle bir kadının da olabileceğini öğreniyorlar ve kendi durumlarıyla karşılaştırıyorlar. Sonuç: Süper Kadın. Yoğun koşuşturma arasında hem fiziksel hem de ruhsal olarak yıpranan, baskıcı tutumu nedeniyle çevresiyle de ilişkisi bozulan bu kadınlarda zamanla depresyon, anksiyete ve panik atak gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor. Süper kadınların yanında süper ince olmaya çalışan ve “form ye, formda kal” reklam cıngılını hiç aklından çıkartmadan dolaşan, süper ince olmaya çalışan ama bir türlü balık eti görünümünden kurtulamayan ve kendisiyle sürekli bir savaş içinde olan mutsuz kadınlar… İki araştırmacı yüzlerce kadınla görüşmüş. Vücut takıntıları olan bu kadınların hepsinde hâkim olan kanı: “Doğru olamayan bedenim. O daha düzgün olsa her şey değişecek, yaşamım değişecek.” şeklindedir. “Zayıfsan ahlaklısın, güzelliğin ile her kapıyı açarsın” felsefesi nedeniyle, estetik cerrahların masasına simdi 17-18 yaşında genç kızlar bile yatıyor. İstatistikler çarpıcı rakamlar veriyor: 2002 yılında ülke genelinde 18 yaşın altında olan 22 bin genç kız ve erkeğin bıçak altına yattığı belirlenmiş. Hatta durum Anadolu’ya kadar uzanıyor Dicle Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma durumu rakamsal olarak gösteriyor. Araştırmaya göre Güneydoğu’da yılda 150 burun ameliyatı yapılıyor. Durumun bu noktalara gelmesi çok doğal. Yapılan tüm reklamlarda çok güzel alımlı kadınlar kullanılırsa, özellikle güzelleşme adına yüzlerce çeşit kozmetik ürün piyasaya sunulursa, bu ürünleri tanıtmak için reklamlarda ideal tipte kadınlar vitrine konulursa ve bu reklamlar günde yüzlerce defa seyredilirse ulaşılacak ve hatta daha da vahimleşecek nokta bu olacaktır. Prof Dr. Ünsal Oskay’a göre formunu korumayanların toplumda dışlanabileceği eğilimi hayli güçlü. Ruhumuzun hapishanede olduğunu söyleyen Oskay, bu tutsaklığı kozmetik, moda ve güzellik anlayışının oluşturduğunu belirtiyor. Reklamcıların, hayat=güzellik formülünü eleştiriyor. Parlak saçlı top modellerden üstün bir ırk gibi söz edildiğini düşünüyor. Sonuç olarak bakılırsa, bir insanın kendi bedeninden çıkıp “Ben bu halimi istemiyorum, beni başka biri yapın” demesi, nevrotik bir ruh halinin işaretidir. 4- Televizyonun Olumsuz Etkilerini Azaltmak İçin Neler Yapılabilir? Günümüzün çaresiz ailesi, kendini bu tehlikeden nasıl koruyacak? Bu sorunun cevabı oldukça önemlidir. Şu an için bir muhasebe yapalım: En son ne zaman bütün aile bir arada gezinti yapabildik? En son, çocuklarımız ile ne zaman ve ne kadar süre oyun oynadık? En son ne zaman akrabamızı ziyaret ettik? Ailemiz ile birlikte en son ne zaman kitap okuduk? Acaba TV’ye ayrılan vaktin kaçta kaçını çocuklarımız ve ailemiz için ayırıyoruz? Günlük TV seyrettiğimiz süre içinde kitap okusak, şu an kaç kitap okumuş olurduk? Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Bu sorulara açık yüreklilikle cevap verdiğimizde, TV’nin hayatımızdaki yeri daha iyi anlaşılacaktır. Yetişkin bir birey belki kendini bu sihirli ve bağımlılık yapan kutudan koruyabilir ama asıl kendini koruyamayacak olan ve korunması gereken çocuklardır. Onları her ağladıklarında ya da bir şey istediklerinde televizyon karşısına oturtturmamak gerekir. Televizyon ağlayan çocukları susturma aracı değildir. Bu tarz hareketlerin sürekli yapılaması çocukta oluşacak televizyon bağımlılığına zemin hazırlamaktadır. Televizyonu yasaklamak ise hem çözüm olamayacaktır, hem de televizyona olan merakı daha da arttıracaktır. Televizyonu bilinçli bir tüketici gibi kullanmak, programları seçerek seyretmek hem kendimiz hem de örnek oluşturduğumuz çocuklar için en sağlıklı olandır. Hem bilinçli bir tüketici hem de iyi bir model olmak için yapabileceklerimizi birkaç başlıkla sıralayabiliriz: - Alternatif etkinliklere yönelmek: Pek çok aile, akşam yemeğinden sonra TV başına geçiyor. Bunun yerini alabilecek, aile bireylerini bir arada tutacak eğlenceli uğraşlara yönelmek yararlı olacaktır. - İrade gücü egzersizi: İzleyiciler, haftanın filmi ya da program güzel olmasa da, televizyonu kapatmak yerine izlemeyi sürdürüyorlar. Bir sonraki sahneyi merak etmek, çok doğal bir tepki. Ancak ilk dakikalardaki sıkıcı bölümler izlenmeden kapatılsa, merak duygusunun da önüne geçilmiş olur - Kanalların sınırlandırılması: Yeni geliştirilen elektronik cihazlar, şiddet içeren programların izlenmesini engelleyebiliyor. Yine zaman sınırlaması koyan programlar var. Zaman dolduğunda TV kendiliğinden kapanıyor. Böylece dış uyarıcı yardımıyla "zamanın nasıl geçtiğini anlamadım" savunması engelleniyor. - Seçici izleme: Kanallarda gezinmek yerine, önceden listesi yapılan nokta esaslı programlar izlenmeli. Yani ne çıkarsa değil, önceden program listesinden seçilen kaliteli programlara odaklanılmalı. - Kitap okumak: TV izlerken kaydedilen beyin dalgaları ile kitap okurken kaydedilenler farklı. TV ekranında bir metin okunsa bile, beyin çok düşük etkinlik gösteriyor. Yani televizyon sinir sistemini kapatırken, kitapta bu yaşanmıyor. Hiroşima ve Nagasaki'de atom bombasının kısa vadedeki tesirine karşılık TV’nin kısa vadedeki tesiri, bir günde binlerce insanın ölümü değil, milyonlarca insanın yavaş yavaş ölmesidir. TV’nin tesiri daha çok orta ve uzun vadede görülür. Orta vadede, mânevî köklerinden kopuk çocuklar yetişirken; uzun vadede fertlerin tek tek değişmesi neticesinde, bütün bir toplum ve kültürün yozlaşması gerçekleşir. TV hakkındaki bu kadar aleyhteki ifadelerden sonra bu âlete düşman olma veya bu teknolojiyi toptan reddetme gibi bir durum söz konusu olamaz. Sıralanan zararlarına rağmen TV kişinin “bilgilendirme hakkı”nın kullanılmasında en önemli araç. Bilgilendirmeyi, haber almayı, gerektiğinde eğlenmeyi, öğrenmeyi TV ile sağlıyoruz. Bu bakımdan TV’yi insan hayatından tamamen çözüp atmak çözüm değil; aksine başka sıkıntılara yol açacak şekilde kişiyi bu saydığımız haklarından alıkoyar. Bu yüzden TV’nin bizi kullanmadığı, aslında kumandaya bizim hâkim olduğumuz bir ilişkinin geliştirilmesi; TV’nin bilgilenme ve eğitim görevinin öne çıkarılarak kullanılması en doğru yaklaşımdır. Yani bu âletin hayırda ve insanı yüceltme yolunda da kullanılabileceğini söylememiz gerekir. Kâinat kitabından tefekkür tabloları, tabiattan insanı düşündüren ve güzel mesajlar sunan belgeseller, tarihimizden ders çıkarılacak ve gençleri eğitme maksadıyla hazırlanmış filmler, çocuklarımıza insan ve vatan sevgisini, çevre koruma hassasiyetini, güzel ahlâkı, millî ve mânevî değerlerimizi tanıtma adına hazırlanmış çizgi filmler sunma; tabii ki zor, masraflı ve vakit alıcı işlerdir. Ancak nesillerimizi TV’nin zararlı tesirlerinden kurtarmak ve kendi öz değerlerimize sahip çıkmak istiyorsak, bu âletin iyi yönde ve şuurlu kullanılması için de gayret biz psikologlara düşmektedir
__________________
''Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.'' Mustafa Kemal ATATÜRK
|
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|